Mardin Gezi Noktaları

ÇELBİRA İŞLİK ALANI: "Kırk Kuyu" olarak bilinen "Çelbira" kuyuları,  bölgede en önemli üzüm rezervlerinden biri olan 'Zınnar' bağlarının hemen bitiminde bulunmaktadır. 2011 yılına kadar tamamen toprak altında bulunan bu alan Mardin Müzesi’nin çalışmaları ile gün yüzüne çıkarılarak tescillenmiştir. Birbirine bitişik ve düz olarak yapılmış yaklaşık 80 sarnıcın bulunduğu bu alan Roma dönemindeki en büyük üzüm işlik alanlarından biridir. Dünya genelinde buna benzer ve bu büyüklükte çok az üzüm işlik alanı vardır. Günümüzde bile çevre köylülerin gelip bu alanın hemen 20 metre aşağısında halen üzüm ezmeleri, pestil, şire yapmaları bu kadim geleneğin hem de aynı yerde devam ettiğine en güzel örnektir.

 

KASIMİYE MEDRESESİ: Artuklular döneminde (13.yy) yapımına başlanan medresenin inşası Timur dönemindeki Moğol saldırıları nedeniyle yarım kalmış, 15. yüzyılın sonlarında Akkoyunlu Sultanı Kasım İbn Cihangir döneminde tamamlanmıştır (1457-1502).

Medrese, Mardin il merkezinin güneybatısında, Mezopotamya ovasına hakim bir cephede kurulmuştur. Mardin’deki taş işçiliğinin en güzel örneklerinden olan yapının anıtsal taç kapısında, bitkisel ve geometrik motiflerin ahenkle işlendiği bir kompozisyon oluşturulmuştur. Medresenin, revaklı bir avlu etrafında düzenlenmiş iki katlı planı ve toplam 23 odası bulunmaktadır. Bunların on biri alt katta, on ikisi üst kattadır. Medrese, eğitim verdiği dönemde bölgenin en büyük eğitim merkezlerinden biri konumunda olup, burada hem dini hem de ilmi konularda eğitim verilmiştir. Bu medresenin, 16. yüzyılda Mardin'de vakıfları en zengin ve geliri en fazla olan kuruluş olduğu bilinmektedir.

Medresenin avlusundaki havuz ve su düzenlemesi tasavvufi bir betimlemeyi anlatmaktadır. Suyun akışıyla doğumdan ölüme kadar insan hayatı ve sonrası simgelenmiştir. Çeşmeden çıkan su doğumu, döküldüğü yer bebekliği, sonraki bölümler sırası ile çocukluk ve gençliği, ince uzun oluk olgunluğu, suların toplandığı havuz ise mahşeri temsil eder. Daha sonra bu su kanallarla ovaya, yani toprağa aktarılır. Bu da topraktan tekrar can bulmayı sembolize eder.

 

FİRDEVS KÖŞKÜ (Manzara izleme): Düzgün kesme taşlardan yapılmış olan köşk, Mardin Mimarisi için dikkat çekici, aynı zamanda selsebilli, büyük eyvanın önündeki geniş havuzu ile Mardin konut mimarisinde görkemli bir yapıdır. Yapının ilk şekli Artuklu sultanlarına mal edilir. Bütün Mardin’i gören ve Mezopotamya ovasına doğru eşsiz bir manzaraya sahip bulunan, devamlı rüzgar alması nedeniyle yaz aylarında tercih edilen bu köşkün, bütün Mardin hakimleri (emirleri) tarafından kullanıldığı söylenebilir.

 

DEYRÜLZAFARAN MANASTIRI: Mardin’in 3 km doğusunda bulunan Deyrülzafaran Manastırı, yukarı Mezopotamya’ya bakan yamaçlarda kurulmuş tarihi yapıtlardan ve en tanınmış olanlardan biridir. Bir güneş tapınağı iken, Romalılar tarafından kurulan kalenin içine, Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinden sonra kiliseler inşa edilmeye başlanmış, Romalılar bölgeden çekilince, 5. Yüzyılda Aziz Şleymun bazı azizlerin kemiklerini buraya getirterek kaleyi manastıra çevirmiştir. 1166-1932 yılları arasında Dünya Süryani Ortodoks Patriklik merkezliğini yapan manastır birçok yapıdan oluşmaktadır: kiliseler, kabul odaları, yatakhane, sunaklar, okul, mezarlar ve inziva yerleri. Yapılar çeşitli dönemlerde yapılmış, bugünkü halini 18. Yüzyılda almıştır. Süryani Kadim Cemaati’nin dini merkezi olarak bugün de büyük önem ve anlam taşıyan manastırın içinde tarihi bir İncil ve kutsal taş mevcut ve ilk tıp fakültesinin burada kurulduğu söylenmektedir.

Deyrulzafaran notları: İkinci büyük ve özellikle kilisesinin değişik mimarisi ve mi­mari süslemeciliğiyle öne çıkan manastır, Mardin'in 5 km uzağındaki Zafaran kompleksidir. Bugün modern ek yapıları dörtgen bir avlunun çevresinde kübik bir kütle oluşturmakta­dır; kubbe ve tonozları ancak uzak mesafeden algılanmakta­dır. Özgün adıyla, "Mar Hananiya Manastırı"nın kilisesi ve güney yanındaki şapeli, çekirdek yapılardır.

Manastırın kuruluş ve erken dönem tarihi karanlıktır. Gü­neydoğu Anadolu'nun gözde yapıları arasında sayılan kilise­sinin mimari süslemeleri, binayı Geç Antik döneme yerleştir­mektedir. Manastır Erken Ortaçağ'da ihmale uğrayarak terk edilmiş, 793'te yeniden kurularak onarılmıştır. Bir süre Mar­din Piskoposluğu merkezi olarak hizmet eden manastır, 1250 tarihli yazıta göre aynı yıllarda kapsamlı bir onarım geçirmiş, 20. yüzyıl başına kadar Süryani Kadim Kilisesi Antakya Patrik­liği merkezi olarak hizmet etmiştir.

Kilisenin planı, "çevre koridorlu, dört yapraklı yonca" tipi­nin koridorsuz ve üç yapraklıya indirgenmiş halidir. "Yonca yapraklı" yapı tipi Geç Antik dönemde bütün Akdeniz çevresin­de, hem doğuda hem batıda yaygındır. Kilise yapısının çapraz tonoz örtüsü yenilenmiştir. Özgün örtünün niteliği belli değil­dir. İç mekânı bezeyen korniş ile kiliseye giriş duvarı kornişi ve pilaster başlıkları tarihlemede rol oynayan ana elemanlardır. Kilisenin güneyinde yer alan "mezar şapeli"nin kiliseden önce inşa edildiği 20. yüzyıl başında teknik ayrıntılara dayanılarak tespit edilmiştir. Fakat süslemeler açısından çağdaşlıkları ke­sindir. Kilise ve şapel bezemelerinin değerlendirilmelerinde uzmanlar birbirinden farklı sonuçlara varmıştır. Geçtiğimiz yüzyıl içinde yapılmış tarihlemelerde eğilim 8. yüzyıldan 6. yüz­yılın birinci çeyreğine doğru erken dönemlere kaymaktadır. Ki­lise ve şapelin en eski çekirdek binalar olduğu, diğer mekânla­rın zaman içinde bunların çevresine dizildikleri bellidir. Buna karşılık kilisenin kuzey yanında bulunan K-G ana eksenli, beşik tonozlu, doğu kenarında üç kutsal odalı, bugün vaftizhane ola­rak hizmet gören mekân da, manastırın ilk kuruluş aşamasının kilisesi olarak yorumlanmaktadır (Iacobini s. 156, res. 8 ve s. 157). Manastırın genel planına bakıldığında, kütlenin doğu ka­nadının belirtilen anayapı grubunu içerdiği, hemen göze çarp­maktadır: en kuzeyde "vaftizhane", yanında yonca yapraklı kili­se ve güneyde şapel dizilmektedir; yalnız büyük kilise ve şape­lin erken yapıya uyma zorunluluğu hissetmedikleri de bellidir. ("Vaftizhane", ana kilise-şapel ilişkisini kesinleştirmek, ileriki araştırmaların görevi olmalıdır.) Bu durumda kuzeydeki "vaftizhane"nin erken bir tarihte, yani 5. yüzyıl sonunda inşa edilen ilk yapı olması gerekmektedir. Daha sonra mezar şapeli ve ar­dından ana kilise, erken 6. yüzyılın faaliyeti içinde yer almıştır.

 

DARA ANTİK KENTİ: Mardin Müzesi’nin çalışmaları ile turizme kazandırılan Dara antik kenti Mardin şehrinin 30 km güney doğusunda yer alır. Köyün bulunduğu alanın büyük bölümü özel mülkiyet olduğundan Mardin Müzesi’nin yürüttüğü kazı çalışmaları agora, sarnıç ve nekropol  alanında başlamış olup buralarda devam etmektedir. Köyün yakınındaki dere yatağının taşıdığı alüvyonlarla dolan nekropol alanında 2009-2013 yılında çalışmalar yapılmış ve burada 5 metre yüksekliğinde alüvyonlarla kaplı olan nekropol alanı temizlenerek bugünkü halini alması sağlanmıştır. Şehirde hamamlar, depolar, sarnıçlar, bir saray, kiliseler, köprüler bulunmaktadır.

Dara’nın Pers kralı III. Darius’un (M.Ö.336-330) bir askeri üssü olduğu, Darius’un burada öldüğü ve adının kökeninin buraya dayandığı söylenmektedir. Bazı araştırmacılar ise Dara’nın Parth Kralı Tiridates I (MÖ 246-211) tarafından kurulduğunu ifade ederler.

Dara, MÖ 1. Yüzyıldan itibaren Roma ve Pers devletleri arasında sürekli el değiştirmiştir. Roma’nın önemli sınır kentlerinden Nisibis’in (Nusaybin) MS. 363 yılında Sasanilerin eline geçmesi ve daha sonra diğer önemli kentlerden Amida’nın (Diyarbakır) 502 yılında Sasaniler tarafından kuşatılması nedeni ile sınır güvenliğini arttırmak isteyen Doğu Roma İmparatorluğu, topraklarını korumak için Mezopotamya sınırlarında yeni garnizon kentler oluşturulmasına karar vermiştir. Dara’da Anastasius tarafından Garnizon kent olarak seçilerek MS. 503-507 yıllarında, inşa faaliyetlerine başlanmıştır. Anasatasius, kurduğu bu şehre kendi ismini (Anastasiopolis) vermiş, burayı Mezopotamya bölgesinin yönetim ve idare merkezi yapmıştır. Anastasius döneminde küçük bir köy yerleşkesi üzerine kurulan kentin, bu alana kurulmasında, bölgenin stratejik ve korunmaya müsait konumda olması, su kaynaklarına yakın ve ovaya hâkim bir noktada bulunması önemli olmuştur.

 

NUSAYBİN MOR YAKUP MANASTIRI: Mardin ilinin önemli ilçelerinden olan, günümüze kadar birçok uygarlığın gelip geçtiği ve kesintisiz iskanın devam ettiği nadir yerlerden biri olan Nusaybin, Turabdin Dağları’nın eteklerinde, kadim Çağ Çağ Çayı’nın kıyılarına kurulmuş bir şehirdir. Gırnavaz kazıları ve Nisibis Höyük’te yapılan çalışmalar sonucunda 7 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu görülmektedir. Şehir merkezinde bulunan Mor Yakup Kilisesi ve Nusaybin Okulu kalıntıları Ms. 4. Yüzyıla tarihlenmesiyle dünyanın ilk üniversitesi olma özelliğini kazanmaktadır.

Mardin Müzesi’nin 2000 yılından bu yana hem dini hem eğitim amaçlı kullanıldığı bilinen Mor Yakup Kilisesi’nde yaptığı çalışmaların amacı, kilise yapısının bağlantılarını ve kompleksini açığa çıkarıp, kilise ile hemen 50 metre kadar batısında yer alan Zeynel Abidin Cami’sini ‘Kültür İnanç Parkı Projesi’ kapsamında buluşturmak idi ve nihayet bu proje bu yıl UNESCO dünya geçici miras listesine alınarak İki farklı dinden olan ama ortak bir tarihi süreci ve ortak bir kaderi paylaşabilen bu iki yapı koruma altına alındı.

Mardin Müzesi’nin yürüttüğü Nusaybin Mor Yakup Kilisesi kazılarında ele geçen buluntular, alanın 4. Yüzyıldan 18. Yüzyıla kadar geniş bir zaman dilimini kapsadığını göstermektedir. Ortaçağda önemli bir konumda olduğu muhtemel olan yapıdaki mevcut veriler 18. Yüzyılda kilisenin hala aktif olduğu şeklindedir.

 

BEYAZ SU: Nusaybin’e hayat veren Çağ Çağ Çayı’nın doğduğu Beyazsu Vadisi, kuzey Mezopotamya’nın nadide vahalarından biridir. Berlin-Bağdat Demiryolu Hattı’nın Türkiye’deki son durağıdır. ( Burada yemek molası verilecektir.)

 

KALECİK KÖYÜ: Mardin’nin Nusaybin ilçesine bağlı bir köydür. Eskiden hıristiyanlara ait olan köy 18. yüzyıl Mardin kırsal mimarisinin güzel ve canlı örneklerindendir.  Konumundan dolayı kale ismini alan köydeki evler, güvenlik amacıyla sur duvarı şeklinde yapılmıştır. Tamamen kayalıklardan oluşan bir tepenin başında bulunan köye tek çıkış yolu, tahta bir merdiven ile sağlanmakta olup, merdiven çekildiği anda köye gitmek neredeyse imkansızlaşmaktadır. Herhangi bir kazı-araştırma yapılmayan ve dağa tırmanır gibi varılan bu köy kale tepesinde olması sebebiyle de üniktir.

 

DEYRULUMUR (MOR GABRİEL) MANASTIRI: Midyat ilçesinin 18 km doğusunda bulunmaktadır. Süryani Kadim Cemaati’nin ünlü ve büyük yapıtlarından olan manastır, yüksekçe bir tepede yapılmıştır. Manastırın temelleri, Savurlu Mor Smuel ile Kartminli Mor Şemun tarafından 397 yılında atılmış ve kısa sürede tamamlanmıştır.  Değişik tarihlerde içinde ve dışında ekler yapılmıştır. 615 ve 1049’da metropolitlik merkezi olan manastırda Kral Arcadius (395-408) zamanında Mor Şemun tarafından barınma ve dua yerleri, Kral Theodosius (408-450) çağında Meryem Ana Kilisesi, Resuller Kilisesi, Kırkşehit Kilisesi,  Mor Smuel Mabedi, kral kızı Theodora’nın  Mor Smuel tarafından iyileştirilmesi nedeniyle Theodora Kubbesi, Mor Şlemun Mabedi, 512 yılında  Kral Anastasius tarafından yaptırılan büyük mabet ile muhteşem mimari örnekleriyle efsanevi eser niteliğini bütün görkemiyle korumaktadır.

 

MİDYAT MERKEZ GEZİSİ: Denizden 1000 metre yükseklikte bulunan ve Turabdin bölgesinin merkezi olan Midyat, Eski Midyat(Merkez) ve Yeni Midyat (Estel) olmak üzere iki kesimden oluşur. Süryanilerin ilk yerleşim mekânlarından biri; Turabdin bölgesinin kalbi Midyat’ta Dayrul Umur Manastırı, Konuk Evi, Gümüşçüler Çarşısı ve Gellüşka Hanı gezilebilir.

 

DEREİÇİ (KILLIT) KÖYÜ: Savur- Midyat yolu üzerinde Mardin’e 52 km uzaklıktadır. Süryani kültür gelenek ve göreneklerinin ve 18. yüzyıl mimarisinin hala yaşatıldığı bu köy bir Süryani köyü olup dünyada Ortodoks, Katolik ve Protestan kilisesinin; yani üç ayrı mezhebe ait kilisenin bulunduğu tek köy olma özelliğindedir. İçme suyu şebekesi ve kanalizasyon şebekesi bulunmayan köy, kabayonu taş evleri ile adeta bir kalkolitik çağ köyünü andırmaktadır. Süryani Şarabı üretimi ile ünlü köyün nüfusunun çoğu yurt dışında ikamet etmekte ve yaz aylarında buraya tekrar dönmektedirler. Tarihsel bir mimariye sahip olan köy doğası ile de oldukça etkileyici bir bölgedir.

 

MARDİN    KALESİ

Mardin şehrinin en yüksek tepe noktasında kurulu bulunan kale aynı zamanda şehir ile bütünleşerek şehrin kale eteklerinde gelişmesine imkân sağlamıştır. Yaklaşık 1200 metre yükseklikteki tepenin kayalık doruk noktasından istifade edilerek inşa edilen kalenin doğu-batı mesafesi 800 metre, kuzey-güney mesafesi ise en dar yerinden 30 metreden başlayarak en geniş yerinde 150 metreye ulaşmaktadır. Falez biçimli kayalık alan üzerine inşa olunan kalenin beden duvarları falezlerin alçaldığı noktalarda ön plana çıkarak sur görüntüsü verirken diğer taraflarda tabii kayalıklar sur vazifesini yerine getirmektedir.

Mardin adı ilk defa 4. Yüzyıl Roma tarihçi ve coğrafyacısı Ammianus Marcelliinus’ta Maride şeklinde geçmektedir. Amid’den yani Diyarbakır’dan Nusaybin’e giden yol güzergâhı üzerinde bulunan yerleşmenin ‘Maride Kalesi’ adıyla anılan kalesinin önemine dikkat çekmektedir. Süryanice kaynaklarda ise Maride ve Merdin şeklinde geçen Mardin, kelime olarak Süryanicede ‘Tek Kale’ anlamına gelmektedir. Arapça kaynaklarda ise Maridün şeklinde kaydedilen kelimenin menşeinin İran hükümdarı Erdeşir tarafından M.S 226 tarihlerinde bölgeye yerleştirilen ve burada yaşayan savaşçı bir kavim olan ‘Mardeler’ ile ilgili olabileceği düşünülmektedir.

Doğrudan kalenin yapımıyla ilgili bilginin bulunmamasına rağmen Doğu Roma İmparatorluğu döneminde tamir edildiği bilgisine dayanarak Mardeler’in yaşadığı dönemde inşa edilmiş olabileceği iddia edilmektedir. Ancak yaygın görüşe göre kale inşasının İslami devirden öncesi gidemeyeceği ve Hamdaniler’in bölgede hâkimiyet kurmaları sırasında Hamdan B.Hasan tarafından kalenin yeni baştan yaptırıldığı kabul edilmektedir. 10.yüzyıl kaynaklarında Hamdaniler’in elinde bulunan ‘El-Bâzü’l-Eşhep yani ‘Boz Şahin’ ya da ‘Kül renkli’ ismiyle anılan kalenin büyük kısmı sarp kayalık yarlardan oluşmakta, alçak kısımlarda muhkem surlar bulunmaktadır. Kalenin güney kısmının ortasında bugün de ayakta olan kule yer almaktadır. Güney kısmında bulunan kale kapısı tek olup şehre bağlantı bu giriş kapısından sağlanmaktadır.

Kale,  Artuklu döneminde 12.yüzyıl başlangıcından itibaren bölgede yaklaşık olarak üç yüz yıldır süren Artuklu dönemi Mardin şehrinde de önemli izler bırakmıştır. Şehir, bu dönemde kale dışına çıkarak kalenin güney eteği ve çevresinde gerçekleştirdiği yerleşmesini yeni mahalleler, camiler, medreseler, hanlar, çarşılar ve pazar yerleri kurmak suretiyle yeni bir çehreye kavuşmuştur. Artuklu fethiyle yeni baştan inşa ettirilen kale surları ve kulesiyle yanlız savunma yönünde değil, Artuklu mimarlığı yönünden de büyük bir değer taşımaktadır. Artuklu döneminde şehri ziyaret eden İbni Batuta ‘dağın tepesinde yüksek bir kalesi vardır, dağın eteğinde büyük bir şehir olup İslam şehirlerinin en güzeli en sağlamıdır. Çarşıları pek güzeldir. Şehrin kalesi, tanınmış kalelerden biridir ve dağın tepesinde kurulmuştur’. İbni Cuzay’ın belirttiğine göre kaleye ‘Kal’at eş-Şahbâ’ (Gri Kale) denmektedir. 13.yy’ın ikinci yarısında Zekeriya Kazvini de Hasar’ül Bilat adlı eserinde Mardin Kalesinin büyüklüğü ve müstahkem oluşundan şehrin kale eteğinde çarşılar, hanlar, medreseler ve imarethanelerle birbiri üzerine yaslanmış gibi inşa edildiğinden bunların üzerindeki kalenin görkemli oluşundan bahsedilmektedir. Artuklu döneminin en büyük medeniyet eserlerinden sayılan Mardin kalesi ve surlarından günümüze kadar çok az kalmış, güneye açılan kale kapısı üzerindeki kitabesi ve aslan kabartmaları gibi parçalarında Artuklu mimarlık sanatının bazı özelliklerini görmek mümkündür.

Kale Osmanlı döneminde 16.-17.yüzyıllarda tarihi sürecini dönemin tarihlerinden, arşiv belgelerinde yer alan tahrir defterlerinden ve seyahatnamelerden takip etmek mümkündür. Mardin ve Kalesinin fethinin takiben 924-1518 tarihinde şehre bir kadı ve kaleye de bir dizdar tayin edildiği dönemin tarihi kaynağı Celalzade Mustafa Çelebi, Selimname adlı eserinde belirtmektedir. Şehrin ve kalenin sosyal, idari ve ekonomik hayatının aydınlatılmasında önemli yer tutan tahrir defterinin en eskisi 924/1518 tarihini taşımaktadır. Mardinin 1518 tarihinde Osmanlı idaresi altına alındığında yazılan bu tahrir defterine göre, Mardin, Osmanlı idare sisteminde sancak statüsünde sayılmış ancak sancakbeyi atanmayarak voyvodalıkla idare olunmuştur. Mufassal tımar sayım defteri niteliğindeki bu kayıtlarda askeri bakımından önemli bir mevkii olarak görülen Mardin sancağında üç kaleden söz edilmektedir. Bunlar Mardin, Savur ve Nusaybin kaleleridir. Osmanlı fethinden sonra tutulan 936/1530 tarihli ikinci tahrir defterinde Mardin kalesine, kale dizdarı tayin edildiği ile bilgiyi Selimname’de teyit etmektedir. Bu tayine rağmen daha önceki dönemlerdeki Artuklu, Akkoyunlu, Safevi mücadeleleri, Timur saldırıları ve fetih sırasında aldığı darbeler sonucu kalenin ve şehir surlarının bilhassa saldırılara savunmasız güney kısmının uzun süre bakımsız kaldığı ilk tamiratının 1549 tarihinde yapılması sebebiyle anlaşılmaktadır. Bu tamirat sırasında hem kale hem de surların tamiratının gerçekleştiği görülmektedir. Bu ilk tamirat tarihinde kalede 1065 inşaat işçisi, 190 ırgat, 50 marangoz 24 bıçakçı 12 taşçı, 9 demirci, 39 zembilci, 12 lağımcı,15 mahzeni ve 205’i saka olmak üzere 1621 kişinin çalıştığı; 725 Bin Akçe malzeme işçi gideri olmak üzere de 800 Bin Akçenin masraf edildiği anlaşılmaktadır. Kale aynı şekilde 1574 tarihinde ikinci defa tamiratın gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu tamir sırasında ise masrafların Mardin haslar mukataası gelirlerinden karşılanmak üzere otuz bin akçeye Mardinli mimarlardan İlya’ya ihale edilmiştir.

Mardin Kalesi daha sonraki dönemde de çeşitli vesilelerle tamirat görmesine rağmen zaman zaman harap kalmış olup, bu ilgisizliği şehrin stratejik ve ticari öneminin azalmasıyla açıklamak mümkün olabilir. Ancak,17. yüzyılda Mardin şehrini ve kalesini gezen Kâtip Çelebi ve Evliya Çelebi kalenin güzelliğinden ve bakımlılığından övgüyle söz etmektedir. Muhtemelen,17. Yy. sonlarında başlayan şehir üzerindeki çeşitli göçebe aşiretlerin hâkimiyet mücadeleleri ve şehre yönelik tahribatları sonucu kalenin ve bazı mahallelerin büyük bölümü harabe halini almıştır. Kalenin boşalmaya başlaması ve tamamen terk edilmesi ise 19. yüzyıl ortalarında gerçekleşmiştir. Ancak, 7 Ramazan 1254/24 Mayıs 1855 tarihli Mardin Şer’iye sicilinde  Mardin Kalesi’nin Mehmet Mirza Paşa tarafından yapılan yoklamasında 5 sanduk fişenk, 9 adet el humbarası, 70 adet ufak gülle, 500 adet tüfenk taşı,24 kantar barut, 316 adet 3’lük top güllesi, 33 adet 5’lik top güllesi, 109 adet taş gülle 5 adet 5’lik kopuz güllesi, 15 adet kopuz güllesi, 7 adet Arabî sağlam ve 2 adet kırık olmak üzere 9 adet top bulunduğu belirtildiğine bakarak kalenin fonksiyonunu devam ettirildiği söylenebilir.

 

Kale İçi Yapılar: 

Kale Camii, giriş kapısından çıkınca sağdan, doğu bölümünde bulunan camiden, bugün tromplu kubbe örtülü kare bir mekân ile batı kısmındaki bazı duvarlar kalmıştır. Gabriel, bu camii için 14.yüzyıl tarihini vermektedir. Ara Altun da, yapının on dördüncü yüzyıl sonları ya da on beşinci yüzyılın başlarında yapıldığını düşünmektedir. Hızır Camii (Kale Camii, Akkoyunlu camii). Gabriel ve Halil Ethem, kale burcundaki Akkoyunlu damgasına dayanarak, burayı Akkoyunlu yapısı olarak nitelendirmiştir. Ancak, İbn’ül Ezrak’ın Tarihi’nde, Necmeddin İlgazi ile oğlu Şemsüddev’lenin ölülerinin, Meyyafarîkin’den Mardin’e getirilerek kale içindeki bu caminin hazinesine gömüldüğü bilgisi bu tarihlendirmeyi geçersiz kılmaktadır. Dolayısıyla camii 12. yüzyılın başlarından, daha yeni bir tarihte inşa edilmiş olamaz.

Yerli gelenek, camiye Hızır Aleyhissellam Camii adını vererek yapım tarihini halife Ömer zamanına indirmektedir. Caminin on ikinci yüzyıl sonlarında, Melik Mansur döneminde onarım gördüğüne ilişkin bilgiler mevcuttur. Melik Mansur’un (1294-1312) Restorasyonu, mihrabın üzerinde Abdülgani Efendi’nin okuduğu kitabeden anlaşılmaktadır. Ancak ve lakin 1910’larda yapı sadece minare kaidesi ile mihrap duvarı kalmıştır. Kalenin doğusunda, bugünkü radar üstünün içinde yer alan yapı, sadece enkaz halindedir.

Konak-Saray kalenin güneyinde, yıkık bir durumda ve daha önce büyük bir yapı kompleksi olduğu anlaşılan yapıdan bugün tek bir kemer kalmıştır. Yapı, yıkılmadan önce inceleme fırsatı bulan Gabriel, mimariye ve bezeme özelliklerine dayanarak yapım zamanı için Akkoyunlu dönemini (15.yüzyıl) vermektedir. Gabriel’in belgelemesine göre, yapı iki katlı ve avluludur. Yapının benzer özellikleri arasında daha yakın bir döneme ait olan Diyarbakır’daki Şeyhoğuları eviyle Kale Caminin içindeki yapılar topluluğu bulunmaktadır. Yapıda kullanılan malzeme ve özenli teknik burasının kent yöneticileri ya da önemli bir kişi için yapıldığı izlenimini uyandırmaktadır.

Yapılan kaynak taramaları ve araştırmalar sonucunda kalenin Hamdaniler tarafından inşa edildiği, Artuklu ve Akkoyunlular dönemlerinde sığınma ve yerleşme amaçlı kullandığı anlaşılmaktadır. Bölgede M.S 6 yüzyılda inşa edilen Deyrulzafaran manastırı,  Kırklar kilisesi ve Roma dönemine ait mezarların olması, kale içinde Roma dönemine ait yapı veya buluntuların olabileceği düşündürtmektedir. Yapılacak olan arkeolojik kazılar sonucunda bu bilgiler netlik kazanacaktır.

 

ŞEHİDİYE MEDRESESİ

Medrese13.yüzyılınbaşlarındaArtukluSultanıMelikNasreddinArtukAslantarafındanyaptırılmıştır. Medresede yer alan minare, 1916/17 yıllarında Ermeni Mimar Lole tarafından iskelesiz olarakinşaedilmiştir.Onarımveeklemelersayesindemedreseninorijinalhalindengünümüzeyalnızcacamiikısmıulaşmıştır.

 

MARDİN MÜZESİ

Mardin Müzesi, Tarihi Mardin kentinin meydanında yer almakta olup iki ayrı binada hizmet vermektedir. Müze binası, 1895 yılında Antakya Patriği İgnatios Behnam Banni tarafından “Süryani Katolik Patrikhanesi” olarak yaptırılmıştır. Binanın doğu kısmında Meryem Ana Kilisesi yer almaktadır. Binayı Süryani Katolik Vakfı’ndan satın alan Kültür Bakanlığı, restore ederek 2000 yılında “Mardin Müzesi” olarak hizmete açmıştır. Bina, güneye (ovaya) bakan U planlı ve üç katlı yapısı ile geleneksel “Mardin Evi” mimarisinin tüm karakteristik özelliklerini barındırmaktadır.

 

SABANCI KENT MÜZESİ

Müze, Osmanlı padişahlarından II.Abdülhamit döneminde, Diyarbakır Valisi Hacı Hasan Paşa tarafından 1889 yılında “Süvari Kışlası”olarak yaptırılmıştır. 2009 yılından bu yana, kent müzesi olarak hizmet vermektedir. Binada, Dilek Sabancı Sanat Galerisi yer almaktadır.

 

ESKİ PTT BİNASI (ŞAHTANALAR KONAĞI)

Bina, 1890 yılındaŞahtanaAilesitarafındanErmeniMimarLole’yeyaptırılmışolup, Mardin sivil mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. Şehidiye Camii’nin karşısında yer alan bu yapı, zengin ve görkemli taş işçiliği ile dikkati çeker ve yakın zaman akadar PTT binası olarak kullanılmıştır.

 

HATUNİYE MEDRESESİ

Hatuniye Medresesi, 1176/1184 yılları arasında yapılmış olup, Kutbettin II gazi’nin annesinin adıyla anılan medresedir. Ana eyvanda bulunan mihrap bezemeleri, Artuklu döneminin zengin taş işçiliğine işaret eder. Mihrabın yanındaki bir camekân içinde Hz. Muhammed’in ayak izi bulunmaktadır.

 

REVAKLI ÇARŞI

Sipahiler ya da Tellallar Çarşısı olarak da bilinen Revaklı Çarşının kuruluşu 17.yüzyıla dayanmaktadır. Çarşı, yolun iki yanında revaklar ve revakların arkasında yer alan tek sıra derin dükkânlardan meydana gelmektedir.

 

MELİK MAHMUT CAMİİ

Melik Mahmut Camii, şehrin doğu kesiminde, Savur (sur) kapısına giden yolun kuzeyinde yer alır. Artuklu dönemine ait caminin ana mekânı, enine genişleyen, ortada kubbesi olan ve iki yanında beşik tonozlarla örtülü alanlardan meydana gelir.

 

KIRKLAR KİLİSESİ

Mor (Aziz) Behnam ve kızkardeşi Saro adına yapılan kilise günümüzde Kırklar Kilisesi olarak bilinmektedir. İki adını da erken dönem Hristiyan efsanelerinden alan kilise, 6. Yüzyılın ortalarına ait bir yapıdır.

 

KAYSERİYYE BEDESTENİ

Halk arasında Kaysarıya ya da Bedesten şeklinde tanınır. Ulu Camii’nin kuzeyinde çarşılar içerisinde yer almaktadır. ArtukluDönemine ait olduğu bilinmektedir.

 

ZİNCİRİYE MEDRESESİ

Son Artuklu Sultanı olan Melik Necmeddin Isa tarafından 1385 yılında yaptırılmış olup iki katlıdır.Cami ve Türbe kısmı külliye şeklindedir.

 

ŞEYH ÇABUK CAMİİ

Yapım tarihi belli olmamakla birlikte, Şeyh Çabuk Camii türbe ve zaviyesi ile Akkoyunlu dönemi özelliklerini yansıtmaktadır. 19. Yüzyılda iki kez onarım görmüştür.

 

LATİFİYE CAMİİ

Artuklu sultanlarından Melik Mahmut ve Melik Muzaffer’e hizmet etmiş olan Abdüllatif tarafından 1371 yılında yaptırılmıştır.  Caminin minaresi ise 1845 yılında Musul Valisi Gürcü Mehmed Tarafından yaptırılmıştır.

 

ULU CAMİİ

Artuklu Döneminin ilk mimarı örneklerinden, dilimli kubbesi ve minaresiyle Mardin’in sembolü olan Mardin Ulu Cami, kayıtlara göre iki minareli olarak inşa edilmiştir. Bugün mevcut olan tek minaresinin kare kaidesindeki yazıt, caminin yapım tarihini 1176 olarak vermektedir. Cami minaresinin 1888/89 yıllarında yapıldığı bilinmektedir.