Mardin Tarihi

Anadolu'yu Mezopotamya'ya bağlayan Mardin yöresi; tarihsel gelişim içerisinde, onlarca uygarlığa ve onlarca değişik din, etnik grup ve mezheplere ev sahipliği yapmış ve birbirinden farklı bu kültürler, sevgi ve hoşgörüyü bir potada harmanlayarak ve farklılıklarını koruyarak, yüzlerce, binlerce yıl bir arada ve dayanışma içerisinde yaşamasını bilmiştir. Müslüman, Süryani, Yakubi, Keldani, Nesturi, Yezidi, Yahudi, Kürt, Arap, Çeçen, Ermeni vs. gibi farklı din ve farklı etnik kökenden gelen topluluklar; "doğal toplumsal hoşgörü" ve uzlaşma ile, "barış ve kardeşlik içerisinde" bir arada yaşamışlardır. Mardin, bu özelliklerinden dolayı, "değişik kültürel yapıların barışçıl bir sentezini oluşturmuştur; kültürel ve felsefi yoğunluğun tarih boyunca damgasını vurduğu barış, kardeşlik ve hoşgörü kentidir Mardin...

 Mardin tarihine ilişkin yapılan yüzey araştırmalarında bilinen en eski buluntu yeri Mardin’inin yaklaşık 7km kuzeybatısındaki Hırbe-helali Paleolitik işlik alanında ele geçen taş aletlerden (yak.MÖ 15000-12000) tarihleri arasında avcı-toplayıcı insan popülasyonu bilinmektedir.

Mardin ili Dargeçit ilçesinde yapılan yüzey araştırmasında ise tespit edilen Boncuklu Tarla, önemli bir Akeramik Neolitik(yak.M.Ö.12000-10000) dönem yerleşmesidir. Neolotik döneme kadar yerleşim gören yüzlerce höyük Mardin ovasında bulunmaktadır. Bunların kazıları yapıldığında bölge tarihi için bir çok veri gün yüzüne çıkacaktır.

Mardinde Mezopotamya kültürlerinden Halaf ve Ubeid Dönemleri olarak bilinen dönemlere  (İ.Ö.5500-3500) ait yerleşmeler yüzey araştırmalarında tespit edilmiştir

 Daha sonraki dönem olan ve kent devletlerinin kurulduğu; yazının, takvimin ve çarkın ortaya çıktığı Uruk Dönemi (İ.Ö. 3500-3000) Mardin İlinde yapılan Girnavaz Kazısında ve çevre yerleşmelerde açığa çıkarılmıştır.

Mardinde  iö3000- 2000 lerde Subarular, Sümerler, Akadlar, Hititler, İran'dan gelen Midiler. Daha sonra Asurlar, Mitannîler, Aramîler, Persler İlk Hıristiyanlar, II. yüzyılda Romalılar, Sasanîler, hemen ardından Bizanslılar. Araplar, IX. yüzyılda Hamdanîler, X. yüzyılın sonunda Mervanîler, XI. yüzyılda Türkmenler Eyyubîler sonra İlhanlılar. , XII. yüzyılda Artuklular Karakoyunlu ve Akkoyunlu beylikleri. XVI. yüzyılda Safevîler, Osmanlılar ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti.ne kadar bir çok kültüre ev sahipliği yapmıştır.

Mardin Kalesinin  Bizans İmparatoru Constantinus tarafından Sasaniler’e karşı yaptırıldığı tarihi kaynaklarda geçer. Mardin'de Bizanslar 640 yılında Hz.Ömer'in kumandanlarından İlyas Bin Ganem'in şehri fethine kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir. Mardin ve çevresi, 692'de Emeviler'in, 824'te Halife Memnun zamanında Abbasiler'in hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde İslamiyet hızla yayılmıştır. 885-978 yılları arasında buralarda hüküm süren Hamdaniler'in kaleyi kesin olarak zapt edişleri 895 yılına rastlar.ve bu dönemde kaleyi güçlendirdikleri bilinmektedir.

Doğal olan kalenin bazı yerlerine surlar yaptırarak bazı yerlerini de onararak günümüze kadar  kalmasını sağlamışlardır. 990 yılında ancak Musul'da tutunabilen Hamdaniler'in topraklarını birer birer ele geçiren Mervaniler, Mardin'i de zapt ederler

. Mardin ve çevresinde çarşılar, camiler yaparak onarımlarla İpek yolu üzerinde bulunan bu önemli şehri ticari açıdan canlandırırlar. Mervaniler Devleti, Nusaybin'de 1089'da Selçuklular'a yenilerek onların hakimiyeti altına girerler

. Artuklular'dan İl Gazi Bey Mardin'i 1105'te ele geçirerek devletin başkenti yapar. Bu devletin 304 yıllık egemenliği sürecinde çok sayıda tarihi cami, medrese, hamam ve kervansaray yapılmış, birçok cami, medrese ve manastır onarılmıştır. Timur, Artuklular döneminde 1393'te Mardin Kalesini kuşatıp işgal etmeye çalışsa da başarılı olamaz

.16.yüzyılın başında Akkoyunlular'ı egemenliğine alan Şah İsmail güçlü bir Şii devleti kurmayı başarır.ve mardini savaşsız olarak topraklarına katar.. Mardin kesin olarak Osmanlıların eline geçmesi Mısır seferini düzenleyen Yavuz Sultan Selim zamanındadır. (1517) bu tarihten 1923 yılında Cumhuriyet'in ilanına kadar Osmanlının bir şehri olarak kalır.

‘MARDİN ADI’

“Mardin” isminin ortaya çıkışıyla ilgili çok şey anlatır. Bunların pek çoğu bilimsel tespitlere dayanmasa da halk ağzında ve birçok metinde farklı hikayelerle karşımıza çıkar. Bunlardan bazıları şu şekildedir;

“…İslam’ın ilk dönemlerinden günümüze kadar pek çok tarih ve coğrafya kaynaklarında ve sözlüklerde Maridin olarak tespit edilmiş – “Maridin” kelimesi “Marid” kelimesinin çoğuludur diye kitaplara geçmiş. Marid ise, edip karşı gelen, çetin manalarına gelir; aynı zamanda Süryani dilinde de “Kale” manasında kullanılmaktadır. Bir  iddaya göre Mardin adını almasının hikayesi şöyle: Bu kaleyi inşa eden zat, çok uğraşmasına rağmen ele geçirmek istediği iki kaleyi ele geçiremeyince şair Zübba: “Marid çetin çıktı, Ablak da izzetli…” demişti. Bu söz, kralın çok hoşuna gitmiş ve çetinlik, yücelik ve güç ifade eden bu Marid kelimesini, inşa ettiği bütün kale ve korunaklara vererek “bir tane değil, benim birçok çetin ve alınamaz kalelerim var” manasında buraya Maridin demişti. İşte bu nedenle o tarihte eski şehri oluşturan ve çevresinde bulunan iç içe kale ve korunakların hepsine ayrıca bu isim de kullanılıyordu. Nitekim o zaman Aramice deniyordu, yani kaleler… Araplar da bu isme işaret olarak o kelimeyi Maridun ve Maridin şeklinde kullandılar. Aramice Arapça’da kullanılan bu iki kelime, çok eski zamanlara dayanan ve İslam’dan çok önce de birbirine yakın lehçelerde kullanılmış. Mesela Augost Dergisinde “Miridé”, Ortlios elyazmasında “Maride” ve Ptolomée’de “Mardé” şeklinde kullanılmıştır. (Mardin Tarihi, Dr. Hasan Kamil Şümeysani, sy. 19-20)

“A. Dupre ve J. Von Hammer, Mardin’e MARDE denildiğini, bu Marde adını eski Yunan coğrafyacılarının da kullandıklarını belirterek, bu kelimenin orijinin “SAVAŞÇI BİR KAVİM OLAN MARDE”lerle ilgili olduğunu, Hammer’e göse ise, MARDE’lerin İran hükümdarlarından Arşedir (226-241) tarafından buraya yerleştirildiklerini anlatır.

Din, adındaki bir İranlı zahidin, Mardin’in bulunduğu dağın tepesine yerleştiği orada ibadetle vakit geçirdiği, zamanla şöhretinin Horasan’a ve Doğu’nun diğer ülkelerine yayıldığını, bir gün, Heraklius tarafından gönderilen bir kumandanın, buraya gelerek zahidle, önce dostluk kurup, sonra da, onu öldürdüğünü, buraya bir kale inşa ettirdiğini, daha sonra kızının da bunun karşısına bir kale yaptırdığını “DİN” öldü manasına gelen Arapça “METE-DİN”den de, Mardin kelimesin türetildiğini ve bunun bir halk rivayeti olduğunu belirtir.

Onun, Mardin’in kuruluşuna dair naklettiği uzun rivayetin enteresan bir tarafı da, Mardin ve Kal’ıt Mara kalelerinin birlikte kurulduğu keyfiyetidir.

Süryani kaynaklarına dayanarak vücuda getirilen diğer bir makalede, İran’lı Şehzade yerine İ. S. 309’da Mardin’e Şah Buhari adındaki bir İranlı Kumandan gelir. Oniki sene kadar oturur, bu mahallin imari ile uğraşır. Onun bu çalışması uzun yıllar devam eder, sonra halk bir veba salgını neticesinde tamamen ölür. Süryani kaynaklarından faydalanıldığı belirtilen makalede, İranlı Zahid ve Romalı Kumandan hikayesi bu olaydan yüzyıl sonra cereyan etmiş gibi gösterilmiştir.

Romalı kumandan burada bir büyük kale yaptırmıştır, denilmektedir. Her iki rivayet incelendiğinde, bunlardan Mardin’in Romalılardan önce, İranlılar tarafından iskan edilmiş olduğu ifadesi ortaya çıkar. Şah Buhari denilen zat, Meşhur Sasani Hükümdarı 2. Şapur (309-379) olmalıdır. Şapur kelimesi orta Farsça’da ŞAHPUR’dan gelmekte olup “Şehzade” anlamını taşır. Romalılara karşı giriştiği uzun savaşlar esnasında 2. ŞAPUR, Nusaybin’ ve İmparator 2. Costantinus (337-34) tarafından tahkim ettirilen Amid (Diyarbakır)’i zaptetmiş, bütün yukarı Mezopotamya’nın doğu, yarısını eline geçirmiştir. Bu arada Mardin’i de ele geçirmesi tabiidir.

Diğer taraftan VI. Yy. ortalarında Mardin’in Romalı bir kumandan tarafından tahkim ettirilip burada bir de kale yaptırması, Justinianus (527-565) zamanında bu havalide girişilen faaliyetlerle ilgili olsa gerektir.

Yine Süryaniler, Mardin’in halk arasındaki telaffuzunun Merdin olduğunu, bunun da Süryani dilinde KALE anlamına gelen MARDO’nun çoğulu olduğunu bildirerek bu havalide bulunan dört meşhur kaleyi sayarlar. Bunlardan ilk ikisi “MARDİN” ve “KAL’IT-MARA” kaleleri, diğer ikisi de Mardin’in bir saat kadar güneydoğusundaki DEYR-İLZA’FARAN manastırının gerisindeki sırtlarda bulunan iki kaledir. Kanaatimizce bu, MARDİN kelimesi ile ilgili izah tarzlarının en mantıklısı olmalıdır.

Dara  tarihi

Doğu Roma imparatorluğu Mardin bölgesini ve çevresinde inşa ettirdiği ordugâh şehir ve kalelerle, bölgeyi Sasaniler’e karşı askeri bir tampon ve stratejik mevkileri tutulmuş bir hudut bölgesi haline getirmeyi amaçlamaktadır. Nitekim bu maksatla ilk olarak 349 yılında İmparator Konstantinos II(337–361), Yukarı Dicle’nin konumu itibarı ile en stratejik şehri olan Amida’yı(Diyarbakır) muazzam surlarla tahkim ettirmiş ve daha sonra da burayı Mezopotamya eyaletinin baş şehri yapmıştır. Ayrıca aynı İmparator MonMasius(Tur Abdin) de iki müstahkem kale inşa ettirmiştir ki bunlardan biri olan Dicle kıyısındaki Hesna de-Kepha(Hasankeyf), diğeri ise daha güneyde Sasani sınırına yakın bir noktada kurulan ve Roma kaynaklarının tou rhabdiou adınıverdikleri Hatem Tay kalesidir.

Süryani bir tarihçi bu inşa faaliyetleri hakkında şunları söylemektedir;“Büyük Konstantinos’un oğlu İmparator Konstantinos Amid’i zapt ettikten sonra buradan ülkesinin bütün şehirlerinden daha çok hoşlandı ve R’esü’l-ayn (Ceylanpınar)’dan Nisibis(Nusaybin)’e kadar pek çok yerle Maipherkat (Martypolis/Silvan) bölgesini ve Kardu(Cizre) sınırlarına kadar Arzen’i bu şehre bağladı. İranlılar bu sınır topraklarına durmada baskınlar yapıyorlardı. Bütün bu bölgelerin ortasında, İmparator’un İranlı eşkiyadan korunmak üzere, içinde iki büyük müstahkem kale inşa ettirdiği Tur Abdin bulunuyordu. Burada inşaedilen müstahkem kalelerden birisi Bet-Arabaya (Nusaybin-Cizre arasındaki Arap bölgesi kastedilmektedir) sınırındaki silsilenin zirvesinde, diğeri ise Dicle kenarında İmparator’un Hesna Kepha(Hasankeyf) = “Kaya Kale” adını verip Arzen (Batman ve Botan çayları arasında) bölgesinin merkezi yaptığı kaledir”

Yine bu çerçevede inşa edilen bir başka kale/şehir de Mardin’in 25 km. kadar güneydoğusunda bulunan Dara(Oğuz) dır. Ancak bunun için Amida’nın 503 yılında Sasani hükümdarı Kavad tarafından zaptının beklenmesi gerekecektir.

363 yılında yapılan sulh anlaşmasının ihlali anlamına gelen bu işgali cezalandırmak için harekete geçen Bizans, ard arda aldığı mağlubiyetlerle İranlılar karşısında tutunamayıp Fırat’a kadar çekilmek zorunda bırakılacak bu da hudut istihkâmlarının yetersizliğini gösterecektir.

İran kralı Kavad’ın önünde tutunamayarak önce Mardin’in hemen güney batısındaki Tell Kaşirâ(Arzamon/Harzem) müstahkem hattına, ardından burada da tutunamayıp Tell Mevzen (Viranşehir) ordugâhına kadar çekilmek zorunda bırakılmışlardır. Amida ancak yüklü miktarda para ödenerek geri alınabilmiştir. İşte bütün bu tecrübeler, İmparator Anastasius(491–518)’un “kalelerin Nusaybin’den çok uzakta ve orduyu barındırmak için çok küçük olduklarını” anlamasını sağlamış ve dağlık Tur Abdin’de “orduya sığınak olmak üzere” bir ordugâh şehir kurmaya karar vermiştir. Bunun üzerine kendisine teklif edilen Ammûdîn ve Dara köylerinden Tûr Abdin’in güney eteklerine düşen ve mevkii itibarı ile de diğerine göre daha uygun olan Dara’da karar kılınmış ve üç yıllık bir çalışmanın ardından 507 yılında şehrin inşası tamamlanmıştır.

Nusaybin’i İran’a kaptıran ve uzun mücadelelere rağmen bir türlü geri alamayan Roma, sonunda buraya yakın alternatif yeni bir ordugah şehir kurmaya karar vermiş ve bu maksatla İmparator Anastasius(491-518)’un emri doğrultusunda 504 yılında Nusaybin’in 20 km kuzey batısındaki küçük bir köy olan Dara(Oğuz)’nın inşasına başlanmıştır. Muasır bir Süryani müellifin 13. Yüzyılda yaşamış bildirdiğine göre, Suriye’den özel olarak getirtilen işçilerin de katkısıyla üç yıllık bir çalışmanın ardından yeni şehrin inşası tamamlanmış ve imparatora izafeten Anastasiupolis adı verilmiştir

İmparator Justinianus(527–565) zamanında umumi inşa faaliyetlerine paralel olarak tekrar tahkim ettirildiği anlaşılan Dara’ya bu sırada özellikle suyla ilgili sarnıçlar da yaptırılmıştır.

Jüstinianus dönemi, Yukarı Dicle havzası için İran saldırılarına karşı yoğun bir imar faaliyetine girişildiği devri ifade etmektedir. Zira bu dönemde bir taraftan kerpiç ve tuğladan yapılmış mevcut surlar daha sağlam malzemeyle yenilenirken diğer taraftan da stratejik noktalara küçük garnizon kaleler inşa edilmiştir. Bu faaliyetlerle ilgili ana kaynak resmi nitelik de taşıyan Procopius’un genişleterek 558 yılında telif ettiği inşaat raporlarından oluşan Buildings adlı eseridir. Procopius İmparatora sunduğu bu eserinde, daha küçük kaleleri; Amida ile Dara arasında yani Tur Abdin’de, Amid etrafında ve Theodosiupolis(Resaina/Ceylanpınar) etrafında, yani Osrhoene (Fırat ile Haburarasındaki bölge)’deki kaleler olmak üzere üç gurupta toplamaktadır.

Procopius’ a göre Justinian I (527 AD - 565 AD) daha önce Anastasius tarafından yapılan daha basit, zayıf ve zamanla tahrip olmuş duvarları tamirettirdi ve yeni eklemeler yapmıştır.Özellikle su sağlamaktaki sistemi ve proplemleri çözmüştür. Bu sebepten dolayı şehir Iustiniana Nova ismini aldı.

Surların duvarları tamir edilmiş ve içteki sur duvarı yeni eklemelerle 2 katına çıkartılarak yaklaşık 20m yüksekliğe ulaşmıştır. Kulelerde artırılmış ve yaklaşık 30 metreye çıkartılmıştır Kalenin etrafına hendekler kazılmış ve içerisine su doldurulmuştur.

Ayrıca Procopius’un yazdığı kitaba göre: DARA'da dini yapılar, 2 tane kilise, halk hamamları, Pazar(agora), sarnıçlar, depo ve Anastasius'un heykelini bulunmaktaydı ve günümüzde bu yapıların bir kısmını görmek mümkündür.